Bu haftaki köşe yazıma başlayacaktım ki, ortaokul
çağlarındaki o küçük Fatıma Betül belirdi gözümün önünde. Heyecanla bir şeyler
yazmaya çalışan ve herkese büyüdüğü zaman yazar olacağını söyleyen o masum kız
çocuğunu gördüm.
Gülümsedim. Ne değişmişti? Bazen çok güzel, bazen de
fazlasıyla zor geçen tam yirmi beş sene... Yetişkin bir kadındım artık. Ama
duygularımı düşündüm; ruhum hâlâ aynıydı. Çabuk kırılan, yazı yazarken kalbi
heyecanla çarpan, her şeye rağmen minik güzellikleri fark etmeye çalışan ve hep
aynı hayalin peşinden giden o genç kadın...
Küçükken zayıf ve hassas olmanın bir güçsüzlük olduğunu
düşünürdüm. Güç gerektiren oyunlarda geri planda kalmamak için kendimi zorlar,
arkadaşlarıma o kırılgan yapımı yansıtmamaya çalışırdım. "Bu hayat hep
güçlülerin kontrolünde mi?" diye sorardım kendime. Hassas bir ruh, hiçbir
şeyi değiştiremez miydi?
Büyüdükçe fark ettim ki narinlik ve zarafet bir kadının en
özel gücüymüş. O zarafet, aslında çok şeyi değiştirip güzelleştirebiliyormuş.
Ve kalemim... O benim en tatlı sihrimmiş. Bedenimi ve
fıtratımı değiştirip başkalarına uyum sağlamaya çalışmak, aslında sadece beni
tüketiyor, beni kendime yabancılaştırıyormuş.
Bir de insan, o içindeki çocuğu göremediğinde büyüyormuş.
Onu duyamazsa, hissedemezse kendine duvarlar örüyormuş.
Küçükken okulda ya da mahallede hep o göz önündeki popüler
figürlerin yaptıklarından etkilenip onları örnek almaya çalışırken; büyüdükçe
gerçek kalitenin öyle ulu orta yaşanmadığını öğrendim. Tıpkı o seçkin mücevher
mağazalarında en değerli taşların en arkadaki gizemli camekanlarda saklanması
gibi... Kimselerin bilmediği, ruhu pırlanta ne güzel insanlar tanıdım.
Hızlı olanın yarışı kazanacağına inanırken, yavaş olmanın
insanı nasıl öne geçirdiğini gördüm. Üretmenin insanı yaşlandırmadığını, ona
sadece asil bir yaş kattığını hissettim.
Düğün, etkinlik gibi şeylerde en özenilmiş giysiler ve en
ünlü fotoğrafçılarla çekilen karelerin; küçük, çabasız ve narin bir poz kadar
insanı büyülemediğini şaşkınlıkla anladım. “Beni görün!” diye bağırmayan
kişinin, aslında daha çok göründüğünü fark ettim.
Şimdi o küçük Fatıma Betül’le duygularım aynı. Heyecanım
aynı. Hâlâ küçücük bir şeye hemen gözlerimin doluyor olması bile aynı. Hatta
belki gözlerim de aynı... Ama bakışlarım aynı değil.
Yine de kalbimin bir köşesinde; yağmur sonrası toprak
kokusunun o naif mucizesine... Ve evet, hâlâ peri masallarına inanıyorum galiba
🙂