Zehra, cama vuran yağmurun sesiyle uyandı sabaha. Balkon
sırılsıklamdı. Merakla pencereden baktı dışarıya. Bir keresinde anneannesi,
"Her bir yağmur tanesini yeryüzüne melekler indiriyor," demişti. Bu
naif çocukluk hatırasının sıcaklığıyla, kalbinden geçen sessiz bir dua ile
başladı güne.
Ayça da aynı sese açtı gözlerini. Yerlerde su birikintileri
oluşturan o şiddetli yağmura bakıp içini çekti: "Ne berbat bir gün… Şimdi
nasıl işe gideceğim? Of, aksilikler sabahtan başladı. Şemsiyem de kırıldı. Her
şey beni bulur zaten!" Ve omuzlarında ağır bir mutsuzluk yüküyle, teslim
oldu günün karmaşasına.
Zehra, şemsiyesi kırık olduğu için hiç şikayet etmeden
şapkalı kabanını giydi, yola koyuldu. Fakat yollar kilitlenmişti; yağmur şehri
durdurmuştu adeta. Akıp giden zamanın içinde öylece kalakalmıştı ve işe geç
kalacağı belliydi. Koltuğuna yaslanıp derin bir nefes aldı: "Kontrol
edemediğim bu durum, bakalım hayatımda hangi güzelliğe vesile olacak?"
diye düşündü. İş yerine samimiyetle durumu bildirdi ve anın getirdiği sükunete
sığındı.
Ayça ise yola çıkana kadar ıslanmış, öfkesi katlanarak
büyümüştü. Üstüne bir de trafik eklenince sabrı tamamen tükendi. "Ne kadar
şanssızım! Bıktım bu işten de bu yoldan da!" diye isyan etti içinden.
Zayıf görünmekten veya bahane üretiyor gibi algılanmaktan korktuğu için iş
yerine geç kalacağını bile haber veremedi. Biran önce bu çileden kurtulmak
ümidiyle yönünü ara sokaklardan birine doğru çevirdi.
O sırada küçük, sırılsıklam bir kedi yavrusu kaldırım
kenarında titriyordu. Ayça onun yanından hızla geçip gitti, fark etmedi bile;
çünkü zihni geçmişin ve geleceğin kavgalarıyla meşguldü. Dün ödevini zar zor
yapan oğluna, eşine, patronuna, arkadaşlarına duyduğu tüm kızgınlıklar, sanki
bu yağmurla birlikte yüzeye çıkmıştı.
Zehra da ana caddenin yoğunluğundan
kaçmak için aynı ara sokağa sapmıştı. Tam o esnada kaldırımdaki o ıslak, küçük
kediyi fark etti. Yüzünde sıcacık bir tebessüm belirdi: "Belki de bu gecikme,
sırf sana yardım etmem içindi," diye fısıldadı kendi kendine. Hayatın o
koşturmacalı karmaşasında, ilahi bir mucizeyi daha keşfetmenin hafifliğiyle
adımlarını hemen durdurdu…
Zehra küçük kediyi kucağına alıp şefkatle sararken, sokağın
diğer ucundan aceleyle geçip giden Ayça’dan habersizdi elbette. Aynı yağmur,
aynı sokak, iki farklı bakış…
Acaba hayatı akışa direnerek en çok kendimize biz mi
zorlaştırıyoruz? Oysa yağmurlar da, fırtınalar da bu gökyüzünün birer parçası
ve arkasından o yumuşacık güneş hep yeniden doğuyor. Sürekli bir mücadele
içinde yorulup kalmaktansa kendi fıtratımıza odaklanmaya ihtiyacımız olabilir
mi?
Peki kadınlar o şifacı zarafeti, erkekler ise o güven veren
heybeti unutmaya başladıkça ruh da anlamını mı kaybediyor ki?