Geçenlerde kahve içmek için gittiğim bir yerde önüme gelen kahveyi görünce çok şaşırdım. El boyaması şık bir porselen fincanın içinde, bembeyaz ve el emeği bir dantel örtünün üzerinde duruyordu.
O an içimin yumuşacık olduğunu hissettim. Bu çağda böylesi bir özenle karşılaşmak beni öyle etkiledi ki…
Önümdeki sakinliğe bakarken, günlük hayatın o koşturmacasını, İstanbul'un o soğuk metro istasyonlarını düşündüm. Her durakta bir kahveci gördüğümü hatırladım. Herkesin elinde tek tip, ruhsuz , plastik kapaklı pet bardaklar… Adımlar
öyle mekanik, öyle aceleci ki…
İnsanların o kahvenin tadını almak, kokusunu içine çekmek için içmediğini fark ettim.
Sanki tek amaç, bir an önce o kafeini zihne zerk etmek ve sisteme geri dönüp daha çok çalışabilmek.. Kahve artık sadece bir yakıt, hayat ise durmaksızın dönen bir üretim bandı gibi..
Masamdaki o küçük dantel örtüye bakarken kendimi sorgulamadan edemedim: hayatımızı kolaylaştırdığını sandığımız bu hız, acaba ruhumuzu mu karartıyor? Bir işe başlamadan önce kendimize on dakika bile ayırıp telefonumuzun ekranından uzaklaşamıyor, o sakin anın tadını çıkaramıyor muyuz? Hızlı ilişkilerimiz, derinleşmeyen sohbetlerimiz, hep bir yerlere yetişme telaşımız…
Sanki yavaşlarsak geri kalıp kayboluruz diye
korkuyoruz. Peki ya yavaşlamadığımızda kendi içimizde kayboluyorsak?