Dağ, Güneş’e hayranmış. Onun sıcaklığına, parlaklığına ve yoğun ışığına... Güneş de her sabah dağların arasından belirirken, o dağın heybetinden büyülenirmiş. Diğer dağların yanındaki o büyük, doğal ve mağrur duruşu, ona güven veren farklı havası Güneş’i çok etkilermiş.

Sonra Güneş, kendisini fazla parlak ve göz alıcı hissetmeye başlamış. Sanki o ışık karşı tarafı, o hayran olduğu dağı rahatsız edecek ve beğenilmeyecekmiş gibi, yoğun ışığını gizlemek istemiş. Ve bulutların arkasına saklanmış...

Dağ ise diğer şekilli, insan eliyle özenle yontulmuş gibi duran dağların arasında kendisinin fazla büyük, ham ve biçimsiz olduğunu düşünmüş. "Güneş beni böyle beğenmez ki..." demiş içinden ve kendini

küçültmeye, etrafındaki o sıradan tepelere benzetmeye zorlamış o güçlü gövdesini.

Bir zaman sonra Dağ, diğer dağlardan farksız olmuş. Sıradanlaşmış; o mağrur ve heybetli havasını kaybetmiş.

Güneş ise eskisi gibi parlayamamaya başlamış. Işığını gizlemeye çalıştıkça, saklandıkça, o parlayabildiği zamanları unutmuş...

Ve Dağ ile Güneş, birbirlerine olan hayranlıkları ile efsane olabilecekken, sadece bir hikaye olarak kalmışlar...

Peki ışık, başkalarına benzemiyor diye utanıp gizlediğimiz o özgün yanımız olabilir mi?

Bu hafta da, bu küçük hikayemi paylaşmak istedim. ☺️