Geçen akşam “kendi yolumda” filmini izledim. Ünlü müzisyen
Gökhan Özoğuz’un yolu Adana’da bir tamirhaneye düşüyor ve oradaki genç çırağın
sorduğu bir soru ise her şeyi başlatıyor.
- “Sen de benimki gibi bir aileye, benim doğduğum gibi bir
tamirhaneye, bu coğrafyaya doğmuş olsaydın yine de Athena Gökhan olabilir miydin?”
Gökhan bu sorunun etkisiyle uykuya dalıyor ve kendini
Adana’da, tüm bu baskıların, zorlukların ortasında bir tamirci çırağı olarak
buluyor. Ancak film boyunca ağır şartlara, zor bir aileye rağmen içindeki müzik
tutkusunu ve ruhunun özünü korumayı başarıyor.
Bu hikâye beni kendi çocukluğuma götürdü. Türkçe
öğretmenimin gözlerimin içine bakarak
“bu kızdan çok iyi edebiyatçı olur “dediği ve benim hevesle
bir şeyler yazdığım o yılları hatırladım. Sonra ailemin fen lisesi konusundaki
ısrarı, dedemin ise “para kazanmadığın iş, boş iştir “sözü girdi araya. Tıpkı
filmdeki o genç çırak gibi, ben de hep hayatın güvenli olan yolunu seçtim. Bir
devlet bankasında memur oldum. Rakamlar ve hesaplar arasında geçen yıllar.
Ama şair Sezai Karakoç’un dizeleri başka bir şeyi
fısıldıyordu sanki.
“Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır. “
Hayat bir şekilde beni de, yine kalbimin attığı yere
getirdi. Bugün iki kitabım, sahnelenen bir tiyatro oyunum var ve yazmaya devam
ediyorum. Yazarların arasında, edebiyatın o büyülü dünyasının içinde olmayı
seviyorum. Çünkü orada kendimi iyi hissediyorum.
Doğduğun ev kaderindir derler. Acaba gerçekten öyle mi? Ya
da kaderin üstünde başka bir kader daha var mı?
Asıl amaç meşhur olmak veya çok para kazanmak mı? Yoksa
sadece iyi hissettiğin özünü koruyup, kendi ışığında parlamak mı?
Filmin sonunda ise, tamirci çırağı olan Gökhan meşhur
olamıyor. Ancak bir şekilde yine müziği ile, özü ile parlıyor. Ve kalp, yönünü
buluyor.
Athena’nın “ben böyleyim” şarkısının sözleri de aslında
düşündürüyor.
-Hayat bu kadar mı, bence değil. Birkaç sözüm var..
Ve kim bilir ; insan belki de hayatın karmaşasında ,kendi
kalbinin yönünü bulmaya çalışırken ,aslında Allah’ı da buluyordur.