İlk işe başladığım o eski zamanları düşündüm.. On iki sene öncesiydi..
Herkese kendimi hevesle bankacı diye tanıttığım o ilk günleri anımsadım.. Ve sonra ruhumun o görünmez kalıpları nasıl da usulca reddettiğini hissettim..

İçimden sıcacık bir ses, "yazar ya da bankacı değilsin sen, o sadece senin işin.. Sen Fatıma Betül’sün" diyordu.. "Hangi uğraşı, hangi mesleği yaparsan yap, kendi sihrinle, kendi ruhunla orada 

var olacaksın" diye fısıldıyordu...
───
Herkesin unvanların arkasına sığındığı, avukat ya da doktor etiketlerinin sosyal medyada giderek arttığı o günlerde, unvanın sadece bizi sınırlayan bir kalıp olduğunu düşündüm... Oysa ruh, dar bir kalıba sığmazdı ki...
Bazen tutkulu olurdu, bazen kırgın, bazen sessiz, bazen de neşeli... Ama hep kendi kalabilmek,fıtratı korumak isterdi...
Ancak o zaman o saf halimiz ortaya çıkabilirdi; hayal gücü, beste, eser ve yetenek... Tüm bunlar için unvanların çok ötesinde, özgür bir benlik gerekiyordu..
───
Ve ilk yazarlığa adım atıp kitap yazdığım o ilk zamanları düşündüm... Kimlerin aldığını, okuduğunu, ne kadar sattığını heyecanla hesapladığım o günleri..
Ve sonra ruhumun o kaygılı alandan da usulca 

sıyrıldığını fark ettim..  Çünkü bunları düşünmek, yazmanın verdiği o muhteşem büyüyü bozuyordu..
Yazmak, her şeyden çok , en başta bana iyi geliyordu..  Satırlarda ruhum hiçbir kalıba bağlı kalmadan özgürce dolaşıyordu..
Eskiden "Sadece bir kalem neyi değiştirir ki" derdim kendi kendime.. Şimdiyse fark ediyorum ki, o incecik kalem her şeyi değiştiriyormuş..
───
Bir de kelebeklerin kendi kanatlarını göremediğini öğrendim bugün.. O muhteşem kanatlarını hiç göremeden, diğer kelebeklere özenerek uçuyorlarmış...
Biz de mi tam olarak öyleyiz acaba?
Sürekli çevreyi izlemekten, kendi varlığımızın o eşsiz mucizesini fark edemiyor olabilir miyiz?

───